HEYHAT!Ne yapalım meselâ?
23 Oca 2016

Eski Türk Hukukunun Hülâsası

Tarihin muhtelif dönemleri içerisinde dünyanın seyrini değiştiren birçok olay yaşanmış, bu olayların tetiklemesiyle coğrafî, siyasî ve kültürel etkileşimler meydana gelmiştir. Şüphesiz ki dünya tarihini Türk milleti kadar etkileyen ve değiştiren çok az millî unsura rastlanmaktadır. Bunda; Türk milletinin kadîm ve erk sâhibi bir topluluk olmasının da etkisi bulunmaktadır.

Türk toplumunun Orta Asya steplerindeki yaşayışından başlayarak Modern Çağ’a dek incelemesini yapmak, elbetteki zor bir çalışma sahası olsa gerektir. Hukukun düzenleyici gücünün toplulukların inkişafındaki ehemmiyeti ise yadsınamaz. Dolayısıyla bu denli büyük etkileşimin nedenlerini aramak adına Türk milletinin ezelden ebede dek hukuk sistemini hülâsa etmek yararlı bir girişim olacaktır.[1]

Bilindiği gibi yeryüzünde ilk insanın var olması ile birlikte suç kavramı da zuhur etmiş ve buna binaen de bir suç-ceza sistematiği ortaya çıkmıştır. Türklerin kadîm bir unsur oluşları da bu sistematikte kendisine çok önceden yer edinmesini sağlamıştır. Toplum huzurunu sağlaması açısından suça binaen uygulanan müeyyideler, hukukun ceza kısmını teşkil etmiş, terim ifâdesi ile de bu sistem ceza hukuku olarak adlandırılmıştır. Ceza hukuku dışında kalan diğer tüm hukuk disiplinleri, toplumsallaşmanın ve medeniyetin bir gereği olduğundan daha sonraları inkişaf etmiştir.

Dünya hukuk tarihinin geneline bakıldığında ceza hukuku dalının, insanlığın benimsediği ilk lokal saha olduğu görülmektedir. Cezalandırma unsurunun her devirde insan için zaruri olması da bunda etkilidir. Gerçekten de tarihteki ilk yasama faaliyetleri cezalandırmaya yönelik olarak ortaya çıkmış ve genellikle de ‘dişe diş, kana kan’ felsefesini benimsemiştir ve Roma Hukuku’nun sağladığı modern izâhla birlikte bu yasama faaliyetlerinin genişlediğini belirtebiliriz.[2]

Kabile yaşantısında suçun karşılığı olan müeyyide çoğu zaman kabile reisinin tasarrufuna kalmakla şiddetli olmaktaydı. Uzuvların kesimi, korkunç idamlar (suda boğmak, canlıyken gömmek, yakmak vb.) ve sürgün gibi sosyolojik açıdan etkili cezalar da suça karşı kullanılan yöntemlerdendi. Köleliğin sistemleştirildiği ileri zamanlarda ise bu cezalar, köleler nezdinde daha da şiddetli bir uygulama sahasına kavuşmuştur. Sâhiplerinin köleleri üzerinde ölüm hakkını haiz olması bu duruma hukukî zemin oluşturmaktaydı.[3]

turk-hukukuNitekim İslâmlık Türklere kadar geçen sürede göçer olarak büyük kitleler hâlinde yaşayan ecdat, yörük niteliklerine göre bir hukuk sistemini ortaya çıkarmışlardır. Dolayısıyla göçerlik hususu, hukuk kaidelerini etkileyen bir olaydır. Bu sistem, tabii olarak kendine has birkaç özellik taşımasının yanı sıra, Türk harsına uygun olmayı da ihmâl etmemiştir. Zinâ, hırsızlık, toplumun kötülüğüne yönelik fiiller, yaralama ve cinâyet gibi suçların, ölüm, dayak, uzuv kesme, tazminat ya da çalıştırma nevînden ceza karşılıkları olmuştur. Bu temel eksen etrafında, İslâmın kabulü de ceza hukukuna renklilik getirmiş ve fakihler aracılığıyla ceza hukuku yeniliğe uğramıştır.

Kaşgarlı’nın eseri Divânü Lûgati’t-Türk’te suç kelimesinin sapma mânâsında kullanıldığı ve yoldan çıkma gibi mecâzlara tevessül ettirildiği gözlemlenmektedir. Bununla birlikte Göktürk kitâbeleri ile Kutadgu Bilig’den anlaşılacağı üzere suç zikri, yazuk ifâdesi ile belirtilmiştir.

Eski Türklerin hukuk anlayışında suçlara verilen cezalar; suçun ağırlığı ve nevîne göre işkence, dayak, özgürlüğü kısıtlama, sakat bırakmak, kısas, tazminat ve onur kırıcı davranışa mahkûm etme şeklinde hülâsa edilebilir. Bununla birlikte Eski Türkler’den bize, tam anlamıyla suç ve karşılığı olan ceza-i müeyyideyi belirten bir kanunname kalmış değildir. Suçlara verilen cezaların dönemin koşulları ve diğer tâli etkenlere göre değişiklik göstermesi de önemli bir noktadır.[4]

En sık başvurulan dayak cezası; hırsızlık, zinâ, akdedilen anlaşmalara riayet edilmemesi, görev ihmâli gibi suçlara karşı kullanılmış ve temel düsturu suçluyu ıslah etmek olmuştur. Cezada kullanılan araç ise değnek, sopa ya da kamçı olabileceği gibi tekme ile de suçlu dövülebilirdi.

Yukarıda belirtildiği üzre her suçun karşılığı olan ceza-i müeyyide dönemsel olarak farklı olabildiği gibi, muhtelif Türk toplulukları arasında da değişiklik arz etmekteydi. Gerdizî’nin yazdığına göre Dokuz Oğuzlar’da bâkire ile yapılan zinâda, zâni 300 sopa cezası ile cezalandırılıp tazminata mahkûm edilirken; Yakut el Hamavî’nin yazdığına göre de Karluklar’da zâniler odun kesmek cezasına muhatap kılınıyordu. İbn Fazlan ise Oğuzlar’da zinâ suçunun karşılığını ölüm cezası olarak göstermiştir.

Toplumun sosyolojik yapısına ciddî kertede zarar vermesi bakımından evli kadınlarla yapılan zinâya daha şiddetli cezalar tatbik edilmiştir. Bu şekilde evli bir kadınla zinâ yapan erkek dayak cezasına çarptırılmakta ve tazminat olarak kadının kocasına muntazam yeni bir çadır vermekle yükümlü kılınmaktadır. Dayalı döşeli bir çadır, Türk göçer kültüründeki önemine göre günümüzdeki rezidans dairelerine benzetilebilir. Kadın da kocasından boşanarak zinâ yapan kişi ile evlendirilmeye mecbur tutulmaktaydı. Aynı zamanda zâni, kadının aldatılan kocasına yeni bir kadın bulmak için mehir vermek zorunda kalıyordu.

Livata da büyük suçlar arasında yer almış ve ölümle cezalandırılmıştır. Muhtelif durumlarda da bu suç ağır tazminat bedeline çevrilmiştir. Irza geçmek – iğfal de aynı şekilde ağır müeyyideleri beraberinde getirmekteydi.[5] Bu noktada evli kadınlar ile bâkire ya da bekarların iğfalinde cezanın şiddeti değişmiştir.

Kavga esnasında taraflardan biri diğerine bedenî zarar verirse ona tazminat ödemekle yükümlü kılınmakta, eğer göz gibi hayati bir organını kaybetmesine sebep olduysa da kızı ya da karısını diyet olarak vermek zorunda bırakılmaktaydı.

Tazminatı gerektiren hâllerden bir diğeri de kız kaçırma eylemidir. Bu durum tazminat ile kefaret altına alınmazsa, kız tarafında savaş hakkı doğabilmekteydi.

Cinâyet, genellikle idam ile sonuçlansa da, tazminatın hafifletici ve uzlaştırıcı etkisi burada da devreye girmektedir. Böylece bir kan davasının ortaya çıkmaması için kan dökülen tarafa verilen tazminat ya da kız olayı kapatabilirdi.

Hırsızlık hususu ise Eski Türklerin haz etmediği suçlardandır. Çalınan şeyin değerine ve niteliğine göre farklı Türk topluluklarınca çeşitli cezalar öngörülmüşse de, ölüm cezası bunlar arasında en ağırıdır. Aynı zamanda at ya da silah gibi müsellah bir toplumun en ihtiyaç duyduğu unsurların çalınması karşısında, tazminat olarak on katı bedel alınması söz konusuydu.

Türklerin göçerlik yaşantılarına binaen hapis cezasını pek fazla kullanmadığı düşünülebilir. Ancak bu ceza-i müeyyidenin Hunlardan beridir var olduğu bilinmektedir. Hapis süresinin ise kısıtlı olması, toplumsal yapı itibarıyla mantıklı görünmektedir. Bu hâli ile de hafif cezalara karşı uygulandığı düşünülebilir. Hapis cezasının varlığı, Türklerin kullandıkları terminoloji ile de anlaşılabilmektedir. Bu bağlamda kelepçe, kişen, çog ve atkak gibi kelimelerin kullanıldığını belirtebiliriz.

Bireylerin devlete ya da topluma karşı işlemiş oldukları kimi suçların cezası ise sürgün olarak belirlenmişti. Böylece toplumdan tecrit edilen suçlu, özgürlüğünün kısıtlanması ile karşı karşıya kalıyordu.

İşkence ya da uzuv kesmenin bir ceza yöntemi olarak kullanıldığı da gerçektir. Sıklıkla yalan yere yemin edenin sağ elinin kesilmesi, suçun ortaya çıkarılması için işkence edilmesi, diş kırmak gibi müeyyideler uygulanabilmekteydi.

Rüşvet de Türk toplumunda cezaya tabii tutulan suçlardan biri olmasına rağmen tam olarak hangi karşılığı bulduğu bilinmemektedir.

***

İslâmın Türklerce kabulü ile birlikte Türk töresi ve hukuku da değişikliğe uğrayarak kabuk değiştirmiştir. Buna mukabil suçlara verilen cezalar da farklılaşmıştır.[6] Selçuklu’dan sonra Osmanlı Devleti ile zirve noktayı temsil edecek olan Türk-İslâm hukuku inkişaf etmiş, ancak buna rağmen İslâm hukukuna aykırı kimi uygulamalar söz konusu olmuştur.[7]

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra medenî hukuk sahasında İsviçre Medenî Kanunu’nun kabul edilmesi[8] ceza hukukunda da bunun yolunu açacak ve Türk hukuk sisteminin yapısı kökten değişecekti…

[1] Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014, s. 9-11.

[2] Mukbil Özyörük, Hukuka Giriş, Ankara 1959, s. 37.

[3] Gülnihal Bozkurt, “Eski Hukuk Sistemlerinde Kölelik”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 38, Sayı: 1, 1981, ss. 65-103, s. 65.

[4] Feda Şamil Arık, “Eski Türk Ceza Hukukuna Dair Notlar”, DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt: 17, Sayı: 28, ss. 1-50, s. 16.

[5] Afet İnan vd., Türk Tarihinin Ana Hatları, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014, s. 302.

[6] Detaylı bilgi için Bkz. İlhan Akbulut, “İslam Hukukunda Suçlar ve Cezalar”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt No: 52, Sayı: 1,  ss. 167-181.

[7] Konu hakkında detaylı bilgi için üç bölümden mürekkep şu makaleye Bkz. Çoşkun Üçok, “Osmanlı Kanunnamelerinde İslâm Ceza Hukukuna Aykırı Hükümler I-II-III”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 1-2, Cilt: 4, Sayı: 1.

[8] Esat Arsebük, “Türkiye’de Medenî Hukukun İnkişaf Safhaları”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, ss. 7-19.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir